“Yazdıklarıma her zaman olanca yaşamımı, olanca kişiliğimi koydum. İnsanların katışıksız düşüncelerinden ve saf duygularından haberim yoktu.“ böyle diyor Nietzsche “Ecce Homo”da... ilk okuduğumdan beri düşünüyorum bu önermenin üzerine... sözler hemen anlaşılacak (!) kadar açık... ama ya önermenin parmakla gösterdiği gerçek...
yazmadan bilinebilir mi, yazdıklarına olanca yaşamı ve kişiliğini koymanın ne demeye yeltendiği... üstelik insanlara dair “gerçek” düşüncelerden ve duygulardan habersiz olarak... “habersizlik” ve “bilgisizlik” çarpımında ne ölçüde olanaklıdır, yazdığına yaşamı ve kişiliği koymak.... meğer ben “insan” isem kendimi bilmiyorumdur, insandaki katışıksızlığı ve saflığı bilmiyorsam... eğer insan değilsem yazdıklarıma “yaşam” ve “kişilik” yaftasını nasıl asabilir...Nermi Uygur Başka Sevgisi’nde anımsattığı gibi, kişinin Ben’i başkalarının da eseri değil midir ? hatta kendimizden çok başkalarının yapıtıdır, Ben...
şu halde “yazdıklarıma yaşamımı ve kişiliğimi koydum” diyorsam, “insandan öğrendiğim saf ve katışıksız halleri koydum” diyorumdur... bu sayfalar kendi yaşamını ve kişiliğini yazdığını sanırken, bilerek veya bilmeyerek başkalarından gördükleriyle duyduklarıyla, koklayıp dokunduklarıyla insan gerçeğine yelken açmış bir ben betiğidir... herkesin yapıtıdır, anonimdir...
oysa “saflık” ve “katışıksızlık” dehşetli korkunç girdaplardır... hele öbürünün, yabancının saflığı ve katışıksızlığı... akılla yaklaşıldığında bırakın iyi niyeti bir yana, asla güvenilmeyecek bir antlaşma... sen kendini bilmez iken, nasıl tutunur ve bel bağlarsın diğerine... daha kendininkine yaslanamazken, berikinin vicdanından ve zihninden ne cüretle emin olabilirsin... şayet oluyorsan niyedir... bu sayfalar başkalarının vicdanına kendi vicdanından daha çok “güvenilebileceği” umudu taşımaktadır... kötülük karşısında bu umudu yitirmektense, iyilikle dostluğu yüceltmeye yeltenmektedir... basit bir nedenden ötürü buna inanmaktadır...
çünkü güvenenler geldiler, her geçen gün daha yakına geldiler... sözcüklerle yetinmeyip sesleriyle, yüzleriyle, huyları suları ile geldiler... gelişlerini bekler olduk... yeniden gelecekler diye yüreklerimiz sevinçle, heyecanla doldu... geldiler saflıkları ve en katışıksız halleriyle... gelişleriyle birlikte, sırf onlar kendilerini esirgemeden geldiler diye, yazdıklarımıza yaşamımızı ve kişiliğimizi koyar olduk... geldiler... kendimizi bildik... kendini bilmenin hoşgörü, hoşgörünün kendi kusurluluğundan kuşku duymak olduğu öğrendik... hoşgörüde eşitlendik...
bu sayfalar hayatımı ömür yapanlarca kurgulanmıştır... yazılmıştır denemez, değişik zamanlara, farklı konulara ait elde kalanların toplamıdır... en başından tasarlanarak ortaya konmuş bilinçli bir çabanın ürünü değildir... çok sonraları bir araya toplandıklarında, farkedilmiştir hepsinin aslında tek bir çokluktan çıkış bulduğu... başkalarının sevgisiyle, hoşgörüsüyle var olabilmiş ve olabilecek bir çokluktan... öyle de olmuştur...
gün gelip sayfalara bürünmesi çokluğun, kendine var eden dost insanlar suretindeki çokluklara boynunun borcudur... ve insandaki çokluğun yüceliğine bir övgüdür... çoklukta birlik, birlikte çokluğun hikmetine erip, çoğaltanlar varolsun...
Mehmet Nadir ERHAN Ankara 1999-2011