Türkiye Kupasında Fenerbahçe Pendikspor'a elendi... Bu sonuç gerçek Fenerbahçeliler için, işte öyle üzülecek, dövünülecek hatta Milli Takım Kalecisi‘ne el kaldırmaya yeltenecek bir skor değildir... Şimdi Holiganız, sahte aidiyet duygusu ve lümpenlerin başarısızlığa  isterikçe tepki göstermeleri yollu açıklamalar yazmayacağım... Ya da futbol bu, Pendikspor çıktı topunu oynadı... Fenerbahçe'yi eledi... Olabilir falan da demeyeceğim... Çünkü olamaz... Fenerbahçe'nin tarihinin en derin krizini yaşadığını herkes söylüyor... Bu durum hiç bilinmedik bir şey değil... Veya kulübün türedi mafya bozması zenginlerce senelerdir, getirim, şöhret ve itibar kapısı yapılması... Laikçiliğin ve kulisçiliğin  kanser ettiği iktidarsız yönetimleri falan da anlatmayacağım... Hatta ve hatta niye bu toplumda diğer takım taraftarlarının kendi başarılarıyla övündüklerinden daha çok Fenerbahçe'nin yenilgilerine senfoni besteledikleri konularına da girmeyeceğim...

Geçelim... Bunları, vakti bol olanlar tartışsın... Havanda su dövmek nafile...Gelin ben size Fenerbahçelilik ne demek onu anlatayım. Veya insan kendi Fenerbahçeli hissettiği zaman neler düşünür, neler yaşar...

Bir kere, Fenerbahçe Türkiye'dir...

Fenerbahçe bu ülke insanının ruhudur... GS Avrupa'da yarı final oynar... Dünya devlerini dize getirir... Büyük başarılara imza atar... Seviniriz elbet... Fenerbahçe, bir kez, evet tek bir kez kırk senedir sahasında yenilmeyen Mancaster United’i yener... İşte o hakikaten tarih yazmaktır... GS'nin elli kere yaptığından daha büyük birşeydir, bu... İnsanlarımızın ruhunda derin bir yara kapanır... Ve Fenerbahçe, ülkeye özgüveni armağan eder...

Çünkü İngilizleri yenmek, öyle spagetti yemeye benzemez... İngilizleri yenmek bambaşka birşeydir, insanımızın  ruh haritalarında... Şımarık, mağrur, kendini beğenmiş İngiliz kavuklarının süklüm püklüm soyunma odasına gidişini görmek... Ellerinde hindi resimli sarhoş holiganların mabatlarının derinliklerden gelen acıyı suratlarından okumak...

Çünkü Fenerbahçe Türkiye'dir...

Akıllı ve çok bilmiş insanlar, futbolda başarının sistemli çalışma, disiplin ve daha bir sürü derlitoplulukla geleceğini söyler... Doğrudur, öyle olacaktır ve olmalıdır... Ama futbol, hayattır... İnişleri, binişleri, dur durakları, mücadelesi, birlikteliğiyle... Futbol sadece akıl oyunu olsa idi, satranç gibi olurdu... Hayır, hayır, futbol deliliktir. Zıvanadan çıkabilmektir... Yüreğin peşinden gitmek... Ayaklarının o asla hizaya gelmez yuvarlağın kaderine emanet etmektir... Topa hükmetmek, yerküreye hükmetmek gibidir... Sahada yirmiiki adamın topa sahip olmak için varını yoğunu koyması dehşetli keyiftir... Hele işin ustalarını seyretmek...

Şeytan Rıdvan’ın, topu önüne katıp gövdesi ile yere iyice kapaklanarak attığı driplingle kale çizgisine kadar akıp... Sonra zınk diye topu çektirerek ters yöne dönmesi, bu çalımla yirmi metredir sırtında taşıdığı rakibini oyun sahası dışına park etmesi... Veyahut İmparator Oğuz’un orta saha yani üzerinde topu okşarken başını kaldırıp, ceza sahası menziline süngü gibi dalan forvetin göğsüne, ince bir bilek hareketiyle topu efsunlayıp yaklaşık otuzbeş metreden "circular error probability"sı sıfıra yakınsayan pas ikram etmesi... Kaleci Rüştü Rençber'in, teke tekte rakibin bel hareketlerine sabitlenip, gövdesiyle kaleyi siper ederken, son vuruşa ramak kala rakibin koşu yoluna ters bir adım öne atması, kaleyi göreceğini sanan rakibinin ayaklarından meşini korumaya alması... Ve daha neler neler...

Futbol makul bir şey değildir... Futbol ‘da makbul olan, suprizdir... Şaşırtmadır, yeniliktir, çeşitliliktir... Fenerbahçe ruhu ile bu serseri, ipe sapa gelmez topu oynar... Fenerbahçe'nin oyun tarzı havaidir, hovardadır, serkeştir, serseridir... Ama hadi utanmayın, söyleyin şeytan tüyü var bu çocuklarda değil mi?

Çünkü Fenerbahçe Türkiye'dir...

Fenerbahçeli, delikanlıdır... Yaşı yoktur yurdu yoktur... Maç oldu mu dünya bir yana Fener bir yanadır... Fener yendi mi dünyalar onundur... Fenerbahçeli futbolu böyle acılarıyla, muziplikleriyle sever... Öyle kara günlerde Adanalı'yı meydana sürüp, geriden iğreti asilzade pozları atmaz... Fenerbahçeli başkanı ile sahaya girer... Dünyaya kafa tutar... Cümle âlem tersini söylese, Fenerbahçe için Fener gene dünyayı yener... Bundan ötürü Avrupa fatihi GS Fenerbahçe maçına çıkarken ayakları titrer... Daha maça çıkmadan ruhen yeniktir... O nedenle, bu asla takımı bırakmaz tutkulu aşığı deli edebilirsiniz ama "adam "edemezsiniz... Fenerli ölür ama Fenerbahçelikten dönmez... Zira hayati kafasına, burnunun dikine yaşamaktan dönülmez... GS'lilar neden GS'li olduklarını akılla açıklayabilirler... Fenerlilerin ağzından böyle şeyler duyamazsınız... Fenerliler takımlarını akıla, başarıya bakıp tutmazlar... Fenerbahçe bir kadını sevmek gibidir... Aşk’tır... Ne onda ne de ötekinde mantığa koltuk yoktur... Dünyanın en saçma şeylerinden biri, Fenerbahçeliye takım değiştirmesini söylemektir... Aşkından vazgeç, senin kız yaramaz demek gibi bireydir ki... Dinine küfretmekten beterdir...

Çünkü Fenerbahçe Türkiye'dir...

Velhasıl kelam, Fenerbahçe anlat anlat bitmez... Hep dedik hep diyeceğiz... Fenerbahçeli olunmaz, Fenerbahçeli doğulur... Ve de herkes Fenerbahçeli olamaz... Lütfen ne yazacaksak, bunu bilerek yazalım... Başka takımlara gönül vermiş dostlar ne olamadıklarını kabul etsinler önce... Sonra, canları ne çekerse ne dilerse, diledikleri mevzuda hoş beşe yelken açarız...

Çünkü Fenerbahçeliyiz.

 


Bir “Adam”, bir “Futbol Adamı” ve bir “Melami” olarak Aleks Desouzabey…


Başlığa aldanmayalım… ne de bu yazının dün oynanan Sarı Lacivert derbisinin sonucuyla yazıldığını düşününelim… epeydir derkenara kalem oynatmayı düşlediğim bazı ruhi dalgalanmalar bugüne denk düştü… kimi şeyler kendi vaktini yaratır zaten… eşref saati bu sabah vurdu…

kimden bahsettiğimiz malum… “adam gibi adam” gibi teşbihin emsal isimlerinden Kaptan Alex’den sohbet ediyoruz…

yoldan çevireceğiz her insana halini soracak olursanız “iyidir” diye tanıklık edeceği kişiden… üzerinde taşıdığı efendiliği, mütevaziliği, itibarı, sükûneti dolayısıyla “erdemlilik” nişaneleriyle bir adam… eskiden böyle adamlar bir yöreden, bir mahalleden geçecek olurlarsa ahali kadirşinaslıkla kahvelere buyur ederlerdi… aralarına alır hal hatır sorarlardı… siyasetçiler indinde bu köy kahvelerinde “ihlas” görmek çok ama çok önemsenirdi…

diyeceğim bu toprakların zihin kabullerinde endazeler vardır…kılı kırk yarar ama şaşmaz… garibi, fani olan hayhuy içinde ölçüldüğü bilmez ama iyi kötü herkes mertebesini bilir… mertebesini şaşana ise hatırlatılmaktan da imtina edilmez, buralarda… dahası, mertebesini idrak etmiş olanlar halinin en sağlam ölçüsü de alçakgönüllük ve sadeliktir… teslim edilen hak teslim edildikten sonra, geriye bu teslimiyetin gönüllere nakşedilen hatırları baki kalır… işte o emanet bir kez verildi mi…

sanırım bizim için Kaptan Alex böyle bir yere yaptığı işle, işine olan hürmetiyle, kişiliği ve ailesiyle, basireti, metanetiyle çoktan erişmiştir… o nedenle adamdır… yani insandır… hiç unutmayalım ki, yine bizim ellerde birine “insan” dedik mi, tereddütsüz hepimizin tasavvufi genlerinde bu paye çok ama çok şey ifade eder…

malumu ilan etmek gibi bir gayret içinde düşmeyeceğim… gayem, Kaptan Alex’in mümtaz hüviyetinde toplum hayatımıza vasıf ve kıymet katacak ““emsal kutuplar”ın sayılarının çoğalmasını gönülden duyduğumuz özleme işaret etmektir…

gelelim işin “futbol adamı” bahsine… evet, bu bir oyun… bir diğer kişilik abidesi olan Şenol Güneş Hoca’nın dediği gibi… keza Aykut Kocaman Hoca’nın altını her seferinde çizdiği gibi bir “yarışma” kültürü… tezat mealinde söylüyorum adeta bir “medeniyetler çatışması” … şu veya bu insiyaki gerekçe ile aynı dalga boylarında buluşanların gönül bağlarının ürettiği, var ettiği ve bezediği kültürler arasındaki yarışma… elbette ki, özünde bir savaş oyunu… velakin, neticesinde, “oyun” kavramının üstüne daha hiçbir şeyin konamayacağı ve konmaya yeltenilmemesi gereken bir temaşa…

Markus Merck Hoca’nın bilgece sorduğu basit bir soru var… “Futbolun amacı nedir?” … topa ayakları kullanarak kale direklerinin arasından geçirmek… bunca basit bir amacının yarattığı kozmosa bakın… bakın da hayrete ve dahi dehşete düşün… işte futbol galaksinin yıldızları oyuncular… gelirler, oyunlarını oynarlar, parlarlar, yaşlanır yörüngeden çıkarlar… bazılarının karanlık gecelerde gökyüzünde ararız… bazılarının ismini gökadaların burçlarına veririz.. anımsatıkca, gece aydınlanır…

Bazı oyuncular futbolu “yıldız” olmak için oynar… veya “yıldız” olmayı oynar… anlaşılır bir durum… ama bazıları futbolu sadece amacı için oynar… onları diğerlerinde ayıran da budur… amaç yönünde becerileri ve azimleriyle büyüklükleri artar… ancakhangi kabiliyette olursa olsun futbolu amacına uygun biçimde oynayanların saygınlığı su götürmez… bu meyanda, oyuncunun takımı da önemini yitirir… geriye sadece ve sadece sanat veya zanaat kalır… futbol oyunu adına aklımızda kalanlar budur…

Futbol denen oyun sanatının bir hususi mertebesi bildiğiniz gibi futbol adamlığıdır… lafı uzatmadan kısaya bağlarsak, futbola “akıl” ve “hikmet” katarlar değindiğim hususi mertebenin mensupları… futbolun bir “oyundan fazla bir şey “ olmasını sağlayanlar da onlardır… çünkü, onların varlığı bu yerkürenin dört bucağındaki hayatları başka hiçbir gücün birleştiremediği biçimde etkiler… gelin görün ki, bu “fazlalık” kahramanlık ve zafer çığlıklarıyla değil, eşsiz bir arınma sunduğu içindir… çığlıklar hazza aittir… arınma ise doyuma… futbolu bir “oyundan fazla bir şey “ yapan şey ol kişilerin bu oyuna duydukları aşktır…

Herkesten fersah önde duran Şenol Güneş gibi bir hocada kıvamını bulan, Aykut Kocaman gibi bir hocada giderek tatlanan bu saflığın yanına Kaptan Alex’i bu nedenle yerleştiriyorum… adam gibi adamlığı tarife soyunduk sözün öncesinde, hoş görülür futbol adamlığına da bir tarif getirmek gerekirse, Prof.Dr. İbrahim Kavrakoğlu Hoca’nın “Yönetim Kazandıran Yöntemler” kitabından, yani bütünüyle konu dışından bir referansa yaslanarak denebilir ki…

futbol adamlığı oyunu amacına odaklandıran basiret ve ahlaklılıktır…

***

efendim, laf lafı açıyor…

çoşkuyla oturduğumuz klavye başından kendi oyunumuza dönmek zamanını ihlal etmeye başladık… haram hudutlarını daha fazla geçmeden toparlayalım…

Fenerbahçe “A”Futbol takımı kaptanı Alex De Souza’nın Türk vatandaşlığına geçiş süreci ilerliyor… Başbakanı ziyaretlerinde “isim” konusu açılmıştı… haddimiz değil ama, yukarıdaki düşüncelerle bir öneri de bulunmak istiyorum… malum aslında Alex ismi bu toprakların vatandaşlarınca kullanılan bir isim… adaş olan bir hakemimiz 1.ligde bayrak sallıyor… o vakit, niye kaptanın adı değişsin ki, bırakın aynen kalsın…değiştirmek yerine ekleme yapmayı düşünmez mi acaba ?...

Gene bu topraklarda çoğu soyismi lakaplardan türemiştir… soyisimleri kökleri öne koyduğuna göre, Kaptan Alex ismi gönüllerimizde kökleştiğine göre… Adamlığıyla, insanlığıyla ve tüm varlığıyla halk indinde hürmetli bir sesleniş olan bir küçük ekleme yapmayı dilerler mi ? şöyle ki… ismi de Türkçe yazar ve okursak... Aleks Desouzabey…