büyükannemle, büyükbabamı hiç görmedim... ama dedem ve anneannem ile ilgili anılarım dolu dolu... yüzleri, edaları ve dokunuşları taptaze... ve anne tarafından akrabalar, belli örfler ve en çok da geçmişe dair anlatılanlar... ve yüzlerini hiç göremediğimiz ama hep selamlarını alıdığımız uzak akrabalar... ailem ve geçmişim "suyun öte tarafı"na ait... demir perde kalktıktan ve zoraki barışlardan sonra haberler dah sık gelir gider oldu... çocukluğumdan kalan gizemler ortadan sırasıyla kalktı.. ha denilse gidilir hale gelindi.. hal böyle oldu da, yüreğimin derinliklerinde esip duran o ayaza çalan dağ boranlarına hala cevap bulamadım...
Brecht misali, o soğuklar hiç çıkmıyor içimden... gün oldu soğukların çağrısı kapımı vurdu... gün oldu kıyam ve soysuzluğun cinnetini her gün yaşar olduk... gün oldu, gönlümüzden parçaları toprağa emanet ettik... ve gün oldu, dağ soğuklarının yanına kartallar eklendi... doruklardan bir yerlerden kartal olup kanatlandılar... bir arma her nerede görürsem göreyim yüreğimi dağlar oldu... ardınca sesler geldi, tınılar ve şarkılar... duyunca durup da dinlediğim... ve bana dağları, soğukları ve kartalları anımsatan... hiç bir bilmediğim bir dilde ünlenen ağıtlar giderek tanış geldiler... anladım...
öykümüz Anadolu topraklarında kaç ailenin, kaç kuşağın öyküsüdür bilinmez... saymaya da hacet yok... bir cihan imparatorluğun Ata'mızın deyişi ile "kaybedilmiş toprakların canlı hatıralarıyız"... Anadolu'ya gurbet demeden önce serhat kaleleriydik Anadolu'nun... şimdilerde yeniden sözümüze itibar edildi... geride bıraktıklarımızı toplamak için kapımıza gelinmeye başlandı... belki, hala orada oluşumuzdandır...
oradaysak, benim de içimdeki seslerin bir anlamı olsa gerek diye düşünürüm...
Anadolu denen anayurtun dört yöresinden insanlar tanıdım yaşadıkça... yöre yöre örfleri, adetlerini ve kendilerini... görünen odur ki, bu bindallı ve uçsuz bucaksız hazinenin her ilmiğinde şayet "ethnos" kibirli kelime sayılmaz ise, ayağını basıp, ektiği, biçtiği ve dahi toprağa göçtüğü mahallerin ürünüdür insan... bu fikir bize geçmişe olduğu kadar, geleceğe ve dışımızdaki herşeye bağlar... "soy" nitemini boş gururlarla yüceltmezsek, elimizde şu dünyayı baştan başa boyadığımız muhteşem birikimler kalır... hepsi insanın eseri ve izi olan... 
ve suyun öte tarafı... Rumeli... Balkanlar... dar odakta İşkodra ve Manastır... kucaklarına aldıkları Ohri gölünün kıyılarından hışımla, hırsla zirvelenen yalçın dağlar, vadiler... dik başlı, inatçı ve zor insanların ülkesi... yalnızca kendi şereflerine ve kanunlarına güvenen... varlıklarını kanlarıyla ödemeye hazır... hınçlarını uluorta çağırmadan çözmeyen... yuvaya, toprağa ve emanete hürmetin zaman ve makuliyet tanımadığı adamlar... sadece önüne bakanlar için nizama gelmez "vahşi ruhlar"... ama insan denen ummanı kucaklamayı yeltenenler için tanınması gereken ruhlar... insanlara ruhlarını veren dağlarımza lanetli dağlar diyorlar... sorulmadan bu Söz'e sadakatın nereden geliyor... şeref denildi mi, nedne durduğu akan suların... husumetlerin dahi soylu olabileceğine akıl erdirmiyorlar... hanesine konuk geleni baştacı etmezsen ezik hissetmenin anlamı... bilmem buncası tanıdık gelir mi sizlere... diyeceksinizi, Anadolu her kapı böyledir... öyledir, elbet... ama gelin görün bu bize bambaşka örflerden emanet...
dahası, bu topraklarda en ağır suç kalleşliktir... adamımız sözüne sırtını dönemez, dönmez... insan insanla ancak yüz yüze hesaplaşır... adı sanıyla, ne ardından ne de karanlıkta... ya çıkarsın adamın karşısına ya da susarsın... ithamında haksız olmaktansa, eksik olmak yeğdir... ölüm dediğin bir kere, seçmezsen elbet hergün ölmeyi... düşünülmesin bu satırlara bakarak, kanla helalleşmeyi reva gördüğüm... asla, demem odur ki, ahlakın bel verdiği vakitlerden geçerken, böyle "hasmıyla yüz yüzelik" bana onuru hatırlatıyor... niye mi ?
elli yaşıma geldim... yolun yarısını geçtim çoktan... hiç içime sindiremediğim şeylere gördüm... hayatın acı tatlarını bir yana bırakırsak, dünya hali içinde... Balkan dağlarının soğuğunu dondurucu ayazlara çeviren insanlık suçları birincisi, diğeri hain pusularda şehit giden Anadolu'nun yağız yiğitleri...
zamanında ailem Manastır'da eşraftandılar... zeamet sahipleriydi... asker verirlerdi orduya... İttihatçı idiler... hürriyete aşıktılar... memleket dendiğinde, onlar için hakikaten gerisi teferruattı... gel zaman git zaman, emanetine talip ve dücar olduğumuz topraklarda komşuları ayaklandılar... bir memleket sadece o topraklarda öteden beri yaşanmakla memleket olmaz... üstüne taş koyan, baş koyan insanlar için de memlekettir... ve dahi devlet olmakla, hükümran olmak başka başka şeylerdir... gücünle aldığını adaletle yaşatacaksın... atalarım içinde öyleydi...
velhasıl, vatan ve hürriyet için vurmuş vuruşmuş, ailem... bir yanda şerefine bırakılan emaneti korumak için, diğer yanda herkes için nimet olacak hürriyet uğruna... Meşrutiyet'in kurtarıcılığa soyunup Manastır'dan Hareket Ordu'suyla birlikte Dersaadet'e gelince İtthatçı namımızla Manastır'da yaşamak ölümle eşdeğer olmuş... ardından Manastır elden gittiğinde ailenin bir kolu göç kararı almış... anneannem, o günleri anlatırdı... kendini çirkin ve yoksul göstermek için nasıl kömürle elini, yüzünü kirlettiğini... kara trenleri... Istanbul'a inişlerini... bizi güldürmek için Makedonca ninniler söylerdi... bir de büyük konağın anahtarlarını bıraktıkları Sırp yetiştirmenin çetelere nasıl kendilerini ihbar ettiğini... Büyükdayımın, birlikte büyüdükleri o arkadaşlarınca yemeğe davet edilip, bıçakla parçalanması... cesedinin başında atının nasıl beklediğini... ağlardı...
ailenin, bir kolu Istanbul'da kalmış sonraları... bir bölümü Adapazarı ardınca Cumhuriyet ile Ankara... çocukken ve büyükler hayatta iken Doktor Dedeme sık sık ziyarete gelirlerdi, akrabalar... aile büyüdü, çocuklar ve torunlar katıldı... bazı akrabalarla uzak düştük... yakın bir tarihte Amerika'lara yerleşmiş bir kuzenimizin Boğaz düğününde bir araya geldik... güzeldiler, çok güzeldiler... ve hepsinin dudaklarından, yüz sene sonra bile hala capcanlı Rumeli sözcükleri dökülüyordu... tıpkı, anne ve babamın Avrupa gezisi sırasında yıllar evvel Yugoslavya'yı bitiren kirli savaşın ilk kıvılcımlarından evvel merakla telefon ettiğim Manastır'daki büyükteyzemin çocuklarına kendimi tanıttığımda "Memiç, Memiç...." diye ağlayan sesleri gibi...
evet, bazen içimde buz gibi bir soğuk yel eser... kartallar kalkar... kanım depreşir...
gözümü yumar ve dağların eteğindeki kuleme kapatırım kendimi...
ayaklarım o nemli ve acılı topraklara basar...
ne olduğumu hatırlayınca geri dönerim...