nicedir dert yakar Mohammed Dağı

kararır, geceye döner gün ortasında

başı tütsü duman, hırçın yağmurlara geçit verir

gelin ki, aşikar etmez yüreğiciğini

bakanlara, görenlere korku verir şu halleri

ha patladı ha patlayacak

ateş nehirlerini,

kızgın kayaları,

kordan demir toplarını

salacak üstümüze

diye evhamlanır civarı...

 

yoldaşları, bektaşları,

ekile dikile sürüle yarıla insana yurt olmuş

ve böylelikle deliliklerinden

eser kalmamış erenleri

dahi üleşirler fikatını:

 

"nedir Reis, bu hallerin nedir...

nedir seni böyle cenderesiyle daraltan,

azaplara buyur veren dert...

Reis nedir, nedir bu hallerin ... ?"

 

Mohammed susar ha susar

deyip koyamaz içinin özlemini

nasıl desin ki, olmazı olmaz bir yaradır

kendi bile hatırlamaz ne vakit düştüğünü özlem çukuruna

ne vakitten beri, dillendirmeye

başladığını yanık gurbet türkülerini

bilmez nicedir ama hergün

dert koz koz, dal dal büyür içinde

dert ona can olur, döner canına da kast eyler

 

 

adı hamd kendi hamd Mohammed,

bir tek gün bile etmemiştir lanet

hallerine ama işte şimdi

kendine lanetler savurur

o savurdukça

dünya toza dumana vurur...

 

"nedir Reis, bu hallerin nedir...

nedir seni böyle cenderesiyle daraltan,

azaplara buyur veren dert...

Reis nedir, nedir bu hallerin ... ?"

 

keşke görmeseydi

durdurup konuşmasaydı

ufuktan geçen o bembeyaz bulutla

keşke... keşke…

oysa bulutun beyazlığı, parlaklığı

ve canlılığı ve aydınlığı

öyle farklıydı ki

böyle bir yaren her yüreğe elzem...

 

o güne lanet olsun

dertsiz başına dert açmak...

"Hey biraderim selamlar ola,

hayırlı geçişler ola...

yüreğin şen ola...

konuşun bal ola...

nereden seyredersin böyle gelin alayı gibi...

desem inanırmısın,

görmedim ben böyle bulut

gözüm görmeye açıldığından beri..."

 

sorana lanet olsun...

dertsiz başına dert açmak...

 

"Seni tanırız Mohammed,

seni bizim oralar da bile iyi anarlar...

namını bilirler

ve seni uzaklardan dahi severler...

selamlar ve barış senin de üstüne olsun...

 

şanı yüce, başı ondan yüce Mohammed...

ben gelirim O’nun ülkesinden, uzaklardan...

senin gözünün eremediği yurtlardan...

sanma ki şaşırdım yolumu...

hayır, bilerek geldim vardım ben sana...

vardır sana kutlu muştularım... "

 

söyleyene lanet olsun

dertsiz başına dert açmak...

 

"Hoş gelen hoşluk bulur

boş gelen tokluk bulur

O’nun ülkesinin beyaz bulutu

benim de duymuşluğum var O’nu...

çok ses dinledim O’na dair

Ay'dan Güneş’ten ve yıldızlardan

ama Tanrı'nın emri burada durmamdır

gidip görmem mümkünsüz.

nasibim değil

 

şimdi sen de dillerdirirsen O’nu

anladım ki, bana gönül düşürmüştür,

bildim bilirim

özlem tekliğe iner

ve özlem tekliğe inince azalır

 

gidemesem dahi, yollarım senle haberler

çam sakızı hediyeler düşlerim

O’na çok yaraşır dağ meltemlerini,

çamlarımın renkleri ve kokularım

kara toprağın türlü mahsulü

ve elbet bir küçük sevda nağmesi

yollarım senle...

hediyem olsun...

teklik olsun...

madem ki, bir gönlüne düştük

gönlün hakkını vermek borcudur boynun..."

 

vicdana lanet olsun

dertsiz başına dert açmak...

 

 

"Kendi yüce gönlü yüce Mohammed,

aşka senin gibi buyur veren az varlık var alem içre...

bil ki, muştum O’nun sevdasına ait

muştum sana bir haber bozkır ülkesinden

Mohammed alametler tamam oldu

birler, üçler, dörtler ve kırklar yerlerine oturdu

dinledik huş borusunun sesini...

 

Mohammed, muştum odur ki...

sana bozkır ülkesinden bir denizin sevdası düşer

vakit tamam olunca

Mohammed gelen alemlerin çekirdeğini içinde tutar

Mohammed, göster hamdını

Mohammed, geldi hamdının ispat günü

Mohammed gün senin, muştu senin

şen ola yüreğin

lakin aklında tut,

muştuyla gelen

yeryüzünde imtihanıdır senin... "

 

habere lanet olsun

dertsiz başına dert açmak...

 

ve Mohammed beklemeye durdu

dört gözle O’nun muştusunun yolunu

ateşle, suyla, toprakla, havayla

kırkbin kere sınanmış Mohammed

yeryüzü imtihanının korkusuyla efkara yattı

 

 

"nedir Reis, bu hallerin nedir...

nedir seni böyle cenderesiyle daraltan,

azaplara buyur veren dert...

Reis nedir, nedir bu hallerin ... ?"

 

"Kalkın gidelim O’na varalım

görelim muştumuzun sahibini..."

diyemezsin ki

koca dağ nasıl yürür

hadi yürürse nice olur yeryüzünün hali

 

onun işi  durmak

ve canlılığı beslemek damardan

işi ve gücü yavaş yavaş yoğurmak yeryüzünü

yıkmadan, kırmadan yıumuşaklıkla

koca dağ nasıl yürür

nasıl yürür koca dağ

 

çaresiz bekleyeceğiz

beklemek dertlerin şahıdır

çaresiz bekleyeceğiz

özlemek ateşin öfkesidir

çaresiz bekleyeceğiz

ağlamak suyun dağlamasıdır

 

bekleyeceğiz O’nu

 

bundandı Mohammed Dağının efkarı...

durdu ve bekledi...