Çünkü kendi küllerimden yeniden doğmak için,

her aklıma geldiğinde sen.

Gecenin atlas kuytuluğunda.

Gecenin sesiyle, mavinin, karanın, yeşilin ve bakırın sesiyle,

Davulların, zillerin, kemanların ve insanların sesleriyle,

Bulutun, su damlaların, taşın, kuşların sesiyle.

Fısıldayan sesleriyle çamların, iğdelerin, akçakavakların.

Ve senin sesinle, her aklıma geldiğinde sen.

Resimlerde, eski kentlerde çizip kurduğum seni,

Sen uzakta bir tek yıldız gibiyken, yeryüzüne indiririm.

Ancak bir yıldızda parlayan o donuk ışığa bakarım,

gökçe yüzünde aydınlanan o hüzünlü güzelliğe.

Onmaz yalımlarla, alazlarla tutuşur usum, aklım karışır.

Yangınlara teslim olur yinim,

O dokunulmaz beyazlık beni kavurur.

Beyazın kavisleyerek çizdiği yüzünün hatlarında,

Sen bana insanın her halini düşündürürsün.

Değilmi ki, başka türlü nasıl bu kadar güzel olabilirsin.

Sen hiçbirşeye benzemeyen, hiçbirşeyle bağdaşmayan,

Herşeyin içinde ve tümünde olan.

Varlığıyla yoksayan.

Sen sanki bu dünyanın yüzüne hiç çıkmamış gibisindir.

Nerede başladığını düşlerim, nerede biteceğini sormam.

O aşılmaz tutsak tutkuların nesnesi ve esini olan beyazlığınızda,

Her haliyle ve devranıyla dünyayı ve zamanı yeniden kurarım.

Olup biteni herşeyin ortasına senin beyazlığı koyarak, yeniden.

Ne ki dünyevi olanla daha fazla kirletmemek için seni,

susarım. suskunluğumun anlatmasını beklerim,

bilsem dahi anlatılamayacağını.

Bundan ötürü, ben her zaman sizin yanınızdan küllerle ayrılırım.

Sonra kendi küllerimden yeniden doğmak için,

her aklıma geldiğinde sen.

O korkunç donuk beyazlığınızın yangınına sığınırım.


Nisan 2, 2007