Ağrıdıkça bilir insan yüreğinin yerini. Aşk da öyledir. Acı yoksa güçtür, gerçek diyebilmek aşk için. Bir yürek bukağı, bir yalpa gibi gelir vurur aşk. Sendelersin, düşmezsin ama ciddi ciddi korkarsın. Oysa ki, aşkı bir resim kitabını boyarcasına yaşamak ister insan. Çizgileri taşırmadan elden çıktığı gibi dilediği renge boyamak ister. Mavi göğü kırmızıya, kırmızı elmayı maviye boyamaktır aşk. Bütün bütün sınırsız, tasarsız olmasa bile elde kaç renkli kalem kalmışsa o kadar renk ile renklendirmektir, önündeki boş desenleri.
Cevapları ömür süren soruların peşine düşdükten beri, kendimce renklendirdiğim böyle kaç kadın tasviri ile karşılaştım biliyorum. Kimisi uzak kimisi yakındı. Bazısına dokundum bazısına yalnızca iç geçirdim. Narin, işveli ve hor gören ince bir kadındı ilk hatırıma düşen. Kendi güzelliğini vurgulamak istercesine hep çirkin kızlarla dolaşırdı ya da çirkin oğlanlarla. Uğruna şiir yazılmadı hiç, ama sayısız düşlerin konuğu oldu. Canı isteyince gelen canı isteyince giden her kadın gibi, dokundurtmadı kendine. Zaaflarını kullanmazdı kimsenin, yalnızca örtülü davetiyeler gönderirdi. Peşinden gidenlerin çoğu bulamadı oturduğu adresi. Adresi bulanlar o kapalı kapıyla karşılaştılar. Cesaret edip çalanlara açılmadı o kapı. Umutsuz diye düşünülürse, haksızlık olur.
Kendi hesabıma ülkesini bilmedim onun. Sadece iklimini ve kara badem gözlerini bildim. Gözyaşı ve sürmenin daha çok yaraştığı başka bir çift göze de rastlamadım ondan sonra. Bir kadınla bir erkeğin varsa birlikteliklerinin arka bahçesinde önce şefkat olması gereğine inandırdı beni. Birkaç uzun yılda hüznümün, daralmalarımın doruğunda onu buldum yanımda. Kara badem gözlerinde şefkati buldum. Odur bana şefkati öğreten. Nerede olduğunu bilmemem şimdi, ama sırf ona borcumu ödemek için her insana hele her sevdasına düştüğüm kadına ben, benim ellerim şefkat sunar, şefkat beklerim.
Sıcak ve yumuşak kadife karası gözler boyadım onun için. Uzun kuğu boyunlar ve balerin topuzları ve bacakları çizdim ona bakıp. Kaçamak ve yukardan bakan asil ifadeler kondurdum yüzüne. Degas’ın balerinlerine benzedi resimler. O zarif uçucu kadınlara. Kırılmasın, düşmesin, incinmesin diye elde şefkatle taşınabilecek biblolara. Soğuk, katı, değişmez, yoğrulamaz biblolara. Yine de şefkatin asla esirgenemeyeceği, şefkati kendiliğinden davet eden kadınlara. Mahçup bir bakış ve nıerhamet sunan uzanmış el açıklığının önünde yalnızca ağlanan ve yalvarılan o aşk madonnalarına. Ebedi bakire ve herkesin anasına.
Sabırsız bekleyişlerin geceleri iyiden iyiye uzattığı bir yazdı, bir sonrakini gördüğümde. Doğrusu kaç yazdır görmekteydim onu. Hiç yabancısı değildim. Adı bugün bile konmuş değildir yaşadığımızın. Arkadaş, kardeş, dost, sevgili. Eski bir yazı hala tutkuyla özlediğime göre belki has çocukluk arkadaşıydık. Eski genç aşıklar da geçmişteki yazları hüzünlü bir özlemle anarlar. Önünden her gün yürüyüp geçtiğin tanıdık bir evin bahçe duvarından aşmak gibi, biraz ürküntüyle ve fazlaca merakla girdim dünyasına. Alışık olmadığın fısıltılar, çiçek kokuları, canlılığın hızı, hepsinden fazla “gel ve burada kal.” diyen o sessizlik çekip aldı beni içine. Yalındı, gizemliydi. Tanrım neler büyütmüştü içinde, ne renkler, ne sesler, ne kokular. Onun hep orada olduğuna inanmak mümkün değildi. Ne zaman olmuştu bütün bunlar.
Sarhoşluk değildi, eminim. Uzun konuşmalardı, uzun dokunuşlardı, o bahçedeki sesleri tanımak. Tonları, tınıları ve oktavlarıyla. Müthiş bir bilme arzusu ile dolandım bahçede. Ne varsa ona ait teker teker ve örneksiz bir konukseverlikle sundu kendini. Hepsini bildim. Yağmurlarla, kara kışla, rüzgarla ve tozla, suyla ateşle danslarını dostluklarını, hasımlıklarını anlattılar bana. Kaç gece kaç gündüz sürdü hatırlamıyorum, hatırladığım o öğrenmenin ardından benim bu canlılığın edilgen seyircisi olmak ile onu daha da canlandırmak arasında seçim yapmak konumunda kaldığım.
Neden bilmiyorum ikincisini seçtim ben. Sevgi karşınızdakinin güzelliklerini süslemek, taçlandırmak allayıp pullamaktır. Ondan ne aldıysanız kendinizce güzelleştirip ona geri sunmaktır. Şiirlerle şarkılarla, şölenlerle. İnsanın aşkın müziğini bulması zor değildir. Zor olan seslendirmektir besteleri, çok zaman bunun için ellerinizden dillerinizden başka birşey de yoktur elinizin altında. Belki de daha iyisi yoktur.
Hüzünlü bir özlemle anımsadığım geçmişteki o yaz, ben ilk kez bir kadın dudağının nemini yudumladım. Parmaklarım alıştıkça yabancılaşan bir yumuşaklıkla bir kadın bedeninde gezinmeyi ve izler bırakmayı öğrendi. Kasılmalardan, sarılmalardan, dokunuşlardan, sokulmalardan, gerinmelerden anlamlar çıkarmayı becerdi. İlk kez bir kızın avucuna boşaldım. İlk kez “beni seviyor musun'lara” cevap verdim. Hepsinden mühimi bilmek ve vermektir dedim kendi kendime. Paylaşmak değil yalnızca vermektir. Sunulan her dolaysızlığa, her konukseverliğe her içtenliğe karşılık vermektir. Böylece borçlarım arttı. Zenginliğim de.
İlk kez onun yüzünden ve ondan sonra herkesi bilmek arzusudur ondan kalan bana. Güç ve becerilirse ahenkli bir resimdir. Fotograf demek daha uygun belki de. Resim kuşkusuz tasavvurdur sonunda, oysa fotograf gerçeğin hem olduğu gibi fethi hem de bakışa göre yorumudur. Ayrıntılarına hudutsuz özenilmiş, süprizler katılmış, güzellikle kotarılmış resimler boyadım veyahut fotograflar çektim onun bana öğrettikleri ile. Kadının içine, içindekinin içine ve derinliğine bakmayı ve orada bulduklarımı sevmeyi sürdürdüm. Bana geçmişteki bir yazı hüzünle - yani sevinçle - hatırlatan o, Ingres'in vahşi doğanın bağrında sessizlik ve hareket içinde bize bakan çıplak ilham perileri gibi dondu kaldı belleğimdeki resimde. Ben nü'leri ve muse'leri bu yüzden hep sevdim. Onları bir lahza bile mutluedecek küçük bir sevinçler yaratmayı ciddi işlerden saydım. İstisnasız söylerim ki, bin misline layıktır benim tanıdıklarım.
Akıllı kadınlar sevmek tartışmasız zor oyundur. Hele akıl nedenlere sonuçlara dayanıyorsa. Açıklamalar, sorgular, bitmez çıkarsamalar ortasında buluverirsiniz kendinizi. Sonu gelmez tutarlılıklar, tavırlar, ilkeler ve kesinlikler bekler sizden. Görünen budur karşıdan seyredildiğinde. Ya içerden ? Ben ardı kesilmez gelgitlerle tam bir mars yılı yaşadım içerde. Duygunun net biçimde tanımlandığı ve yorumlandığı bir alışverişti önceleri. Akılcı sohbetler. Bir başkasını dinlemek ötekinin sahiden söyleyecek birşeyi varsa hazdır. Ama ötekini yaşamak değildir. Yaşamak tende tuzu, teri, dışkıyı ve iradeyi yaşamak. İtiş kakışı, düşüp kalkmaları ve çıplak gerçeği. Önüne geleni akla vurup tartan, ölçen biriyle gerçeği yaşamak. Ölçebilir misiniz duyguyu, var mıdır aşkın herkesce malum bir skalası?
Sonunda mizana gelmeyen herşey kesif bir dürüstlükle reddedilmeye başlar, giderek herşey, acılar, tıkanmalar bile. İnsani olan herşey ve bu yüzden dünyadaki herşey çözülemeyen bir soruna dönüşerek verili koşulların değişeceği varsayılarak ertelenir. Düpedüz yaşamın kendisi bile. Başedilmez, karşı konmaz bir vicdanla birliktesinizdir artık. Oysa vicdan kişiye özeldir, paylaşılamaz ve aktarılamaz. Taşınıyorsa bir elbise gibi değil bir ten gibi taşınır. Dayandığı gerçeklik yada kutsallık mutlaktır. Göğsünün üstündeki muskasının kendini kurşundan koruduğuna inanan adama ateş edilmez şayet varsa sizde de vicdan. Tersi büyük kötülüktür, hangi kıstasa vurursanız vurun kefaletsiz günahtır.
Aşk nerede diye soranlara derim ki, aşk kuvvetle muhtemeldir ki en çok burada konaklamaktadır. Ötekini en çok düşünenler vicdan taşıyanlardır. Kendini ve benliğini en çok düşünenler vicdan taşıyanlardır. Ötekinin doğrularına göre oynamak, kendi doğrularına göre oynamak. Kesiştiğinden emin olduğun her durakta ve fırsatta soluksuz - güzeli - hiç baş ağrıtmayan keyifler üretmek. Karşısındakine dair son umudu tüketmeden asla bitirmezler. Olaylarla, oyunlarla ve katışıksız paylaşımlarla yenilenir, tazelenir durur umut. Dürüstce gelirseniz inkar edilmeyeceğinize olan güvenle sarılırsınız ona. Söyledim tadına doyulmaz lıazdır ama gerçeği yaşamak değildir. Sonunda gerçeğin yükü iki kişi için ve kötüsü birlikte taşınmaz hale gelir. Ayrılmak makul olandır. Akıllı bir kadını sevmek işte en çok bitirirken güzeldir. Yorgunluğu uzun sürse dahi, gidilecek bir dost kalır.
Sevmek gibi boyamak, resmini çizmekte zordur akıllı kadının. Olsa olsa sağlam bir eksiz, bir kara kalem desen. Desenler gibi tekrar ve tekrar üstünden gidilerek kesinleşen hatlar nihayetinde kendini bulan. Desenler ifadeler taşımaz, durumu, duruşu, ritmi, vurguları, gölgeleri ortaya kor. Bir geri plan, bir ortam olmadan da kendi başlarına yeterler. Bu yüzden sağlam çizilmiş her desen her zaman her şekilde sürdürür varlığını. İster ağaçların ortasında ister odaların. Onun resmi vakar duruşlu, yanına varıldığında hemen konuşmaya başlayacak gibi duran bir oturan kadın desenidir. Elleri çenesine dayalı, baş hafifce eğik, gözleyen ve düşünen. Özgüvenin verdiği rahatlık ile sarmalanmış. Tabii ki kalem rengi sepia'dır. Toprak kadar vicdanlı, toprak kadar dürüst ve toprak kadar kabule hazır. Sevin akıllı kadınları, aşkın betiğe ve mantığa sığmayan bir sınırsızlığın kurallarıyla oynamak olduğunu unutmadan.
Düşünürdüm ve artık inanıyorum ki bir erkek ömründe bir kez doğurur bir kadını. Daha öncekilerde de, sonradan adamın hayatına girip çıkanlarda da, hatta sadece rastlayıp kısa molalar verdikleriniz de bile ondan birşeyler vardır. O, kimdir diye sorulduğunda isimlendirilemez, betimlenemez olan, ama karşınıza çıktığında o’dur diye hemen tanıdığınızdır. Sanki Tanrı’nın ışığı, evrenin nefesi gibi hep içinizdedir. Sizdedir. Bir gün onu bulduğunuzda, o ana değin sizin bile bilmediğiniz, hiç uğramadığınız, en yabancı, en kapalı, en mahrem yürek coğrafyalarından çoşup gelerek, bir ışık küresinin patlaması gibi size ait ne varsa içinizden dışınıza taşırarak her yeri doldurur. Kör olursunuz. Sağır olursunuz. Dillendiremezsiniz başınıza geleni. Sanki o başlamış siz bitmişsinizdir.
Denir ki, erkekler aşık olmayı, kadınlar aşkı yaşamayı seçerler. İşte böylesi bir kadın, erkekte kalıcı aşıklık hali yaratır. Gün gelip onunla yaşadıklarınız bitse de veya ölümün son hükmüne kadar birlikte te kalsanız, haliniz değişmez. Onunla ağlar onunla gülersiniz. Kadife bir tenin yumuşaklığı parmak uçlarınızın belleğinde daima tazelenir; güneşin alevlendirdiği kızılkahve saçların dansı hep gözünüzün önündedir; kalem kaşların altında çam balı renginde akan bir ırmak olan gözlere, kıvamlı kahverenginin sarıya yeşile karıştıp şavkılandığı o ırmağa, iri iri açılıp dünyanın en tanıdık sorusunu - sevgiyi - soran o gözlere kilitlenip kalır aklınız. Ne anlatayım daha, gecelerin kuytuluğunda uyanıp o düşü yanınızda görmek, tekrar uykuya dalıp yeniden düşe uyanmaktır böyle bir kadını sevmek.
Sözlerimden anlamışsınızdır, Tanrı yüzüme güldü ben böyle bir kadını sevdim. Onu sizlere ne kadar anlatmak istesem de çoğu hep eksik kalacaktır. Güzelliğinden bahsetmek ruhumu; yürek çarpıntıları getiren heyecan meltemlerine, en hoyrat fikatlara, boranlara, karayel ayazına, dem keyiflerine, neşenin çocuksuluğuna garketse dahi, ne söylersem söyleyeyim güzelliği bana göredir. Bazılarınız görünce dudak büküp geçebilirsiniz. Ruhunu, yüreğini, ellerini, hallerini, dillerini teker teker saysam, belki çoğunuzun nazarında sıradan gelebilir. Hak veriyorum hepinize. Dedim ya o bana göredir, bencileyin güzeldir, bendeniz fakir çile hırkasını ona sevdalanınca çıkarmıştır sırtından. Onu görünce Tanrı’nın bir buyruğu ve lütfu gibi aklı ve yüreği akıp gitmiştir peşisıra. Onu bildim ve bildim.
Sevdim. O denli bir albeniliydi ki, aklımdan firar ettim. Çevresine kafa tutan gururlu bakışları, yüzüne nakşedilmiş sülus hatları, hüzünlü bir gülümsemeden yeni dönmüş dudakların kıvrımlarını, zerafet erbabı eski zaman kadınlarına andırır incecik saydamlığını sevdim. Bir Osmanlı bahçesinin kuytuluğunda gaybinden doğan besteleri terennüm eden nazenin şadırvanlar gibiydi. Öyle sakin, öyle içli ve öyle derinden. Sevdim. Onunla en fazla devran içre zamanın donup kaldığı sade anları yaşamayı sevdim. Zamanın geçici olduğunun farkındaydık, birbirimizin gönüllerinde yadigar kalanlara değer verdik. Benden fersah fersah uzaktayken, ona verdiklerimin onu ısıttığını, ona yettiğini biliyorum. Sevdim. Başı sıkıştığında bana gelişini ve her gelişinde insanı deli eden, çaresiz bırakan mahçubiyetini, minnetkarlığını, yakınlığını sevdim. Dünyada yalnızca ikimizin konuştuğu bir lisanın hep varolacağını biliyorum. Bugün bile elele kotardığımız şeylerin esrarını başkalarının nazarından, hoyratlığından kıskançlıkla koruyuruz.
Şimdi yanında mı diye sorarsanız, yanıtım hayır. Halin nicedir, mutsuz musun, bedbaht mısın diye sorarsanız cevabım yine hayır… İzninizle şu garip ruh halimin nedeni, niçini ben de kalsın. Çünkü beni ne bir adım ileriye, ne dahi geçmişe geri götürür bu nafile vicdan muhasebesi. Kaldı ki, bitmiş olan nedir ki ? Biten yalnızca gidip gelmeler, görüşmeler, konuşmalar, sevişmeler… Ya sevgi ? Şairin dediği gibi bitebilir mi sevgi ? Başından beri sevenin aşkından başka bir şeyi hiç şeyi olmamıştır ki zaten. Aşk seven kişinin bedeninin, ruhunun derinliklerinde ölümcül bir magma gibi hep kaynayıp durmamış mıdır ? Hala da orada değil midir? O vakit hayıflanmak niye? Aşkta çile vardır diyenler dehşetli yanılırlar. Aşkın hanesinde ne çile, ne dert, ne mutluluk, ne de başka bir zahiri sıfat oturur.Aşkın hanesinde yalnızca aşk oturur. Aşk bir tezahür değildir, ne ki çile gibi çekildikçe maksuda erilsin. Olsa olsa öncesiz ve sonrasız aşk vardır. Gelmesi içinde bir mesnet gerekmez gitmesi için de !… Budur aşk için bütün söylenebilecek...
Diyebilirim ki, öyle bir kadını bulan, o kadınla hayatı ve hayatın ötesini yaşayanlara ne mutlu ! Onlar, Tanrı’nın yeryüzünde yaşarken peşinen cennetine kabul ettikleridir. Ekmeden biçmeye tamah etmeyenlerdir. Gönülleri ve edimleri temizlenmiş olanlardır. Onlar, günün ilk ışığında rahmet ve rızk nurlarına uyananlardır. Sevgilerini nimet bilirler. Gülyüzlerinin aydınlığını, neşelerini, kalplerini açıp şükretsinler. Bilsinler ki, yüreklerine saflık soluğunu üflemiştir. Başkaları bunları görsün ve herkes kendince kendini bilsin diye emsal olur böyleleri. Dedim ya bir nevi dünya peygamberliğidir, takdir edile! Kişi sevgiyle bağlıysa bir kadına artık cihan-ı alemde her kula bir gönül borcu var demektir. Vebali hafifletecek her çağrıya, yakarıya, çığlığa, üzüntüye, gam ve kedere, acının türlü müsibetine merhametle, şefkatle icabet etmelidir. Verilen hazinenin kıymeti artsın, verdikçe çoğalsın, çoğaldıkça nasipleneni bollaşın, sevginin bereketi dünyayı tutsun diye.
Er kişi niyetine, bu öyküyü eskiden sevdiğim tüm kadınlara, aşkı bildiğim kadına ve belki de yarınımı dolduracak kadına yazdım. Onları anlatıp, sözün özü aşkı anlatmaktı derdi günüm. Niye mi ? Bir anlamda çoktandır sırtımda yük olan bir borcun altından kalabilmek içindir. İnsan bu, ne olacağı belli olmaz, helallaşmak fırsatı istenince belki bulunmaz. Sonra, ben ki bugün “Aşkım var!” diyorum. Buna şükürler olsun diye yazdım. Beni aşkın eşiğine erdiren kadınlara, aşkın hanesinden içeri buyur edip konuk eden kadına, Tanrı’dan binbir kutlu rahmet yağmurları diliyorum.
Dünya kardeşlerim, birlikte dert ve dem çektiğim canlar, şu veya bu maksudun menzilinde makam tutup gönül payelerine erenler, eşitlerim… En çok aşkınız yoksa korkun kendinizden. Dünya meydanında her derdin çaresi vardır ama aşk yoksunluğunun devası yoktur. Alemleri Vareden, düşmanı dostumu aşksız koymasın… Bahşettiği azıkları, nimetleri, rızkları, dertleri, çileleri, gamları, kederleri üleştireceğiniz, katık edeceğiniz aşkları sizlerden ırak eylemesin…
Söylediğim bunca sözün kusuru, günahı bana, varsa hayrı sizlerin üzerinize olsun !