kaba hesap bir sene önceydi… resim yapmaya başladım…

az buçuk çizebiliyor, gördüğünü yinelebiliyor olmanın sığlığı haftalarca zaman ve anlam kaybettirdi… sayfalar doldurdum… ilerleyemedim… çabuk pişmek, olgunluk mertebelerini bir kalemde geçebilmek hatasında ısrar ettim… kendi kendimin gözünü boyadım… ve ne kadar çizersem çizeyim emeğin “bilgi kapısı” açılmadı…

ve gün oldu… inadım semeresini farklı bir yerden almaya başladım… çize çize aklımda hiç olmayan konularda filizler boy atmaya başladılar… tabiatı, ışığı, hareketi ve zamanı dinlemeye yüz tuttum… kalemin, malzemenin ve kağıdın doğası sırlarını açmaya gönüllü oldular… çizginin izi, elimin kiri ve boyanın değdiği yerle birleşimi büke büke bileğimi eğitmeye başladılar…

bir şeyi defalarca yaparsanız, kazandığınız sadece el alışkanlığı değildir… işin sonuçları size ve siz de sonuçlara dair aşinalık kazanırsınız… meselenin sonuç elde etmek kadar o sonuca ulaşabilecek yolu bilerek yürüyebilmek olduğunu kavrarsınız… duraklarını, hızın ve kararın ölçülerine hakim olmaya başlarsınız… öğrenmenin hazzı insanı tamamlamaya başlar…

bu macerada, yenilgiler ve pişmanlıklar insanı kuşkucu ve hoşgörülü yapar… yumuşarsınız… yenilgileriniz ve geride bıraktığınız “meslekteki yaşınızın” hırsınıza ket vurduğunu fark edersiniz… artık tabiatın ve yeteneklerinizin peşinden gitmekten çok inatla, sebatla ve hayatla didişmek uğruna devam edersiniz… öğrenmenin mücadele yoluna girmişsinizdir…

içtikçe susar, yedikçe acıkırsınız…

aylar öncesinde o biricik ama olağanüstü derste Tutku Hocam elimden tuttuğunda bunun böyle olacağını bilmiyordum… olunmaz bir acelecilik ve derin bir güdüyle kapısını çaldığımda… “yumuşak bir kurşun kalem, hamur silgi ve kağıtlar yeter” dedi… boş kağıda diklemesine bir hat çizdi… yataylamasına eşit hatlar kesti… insan çizeceksen oran budur… insan figürünü nasıl çizersen çiz bu orana oturmalıdır… kocaman bir sır… figürü çizmek değil doğru oranda çizmek… sonra parmaklarınla değil bileklerinle hatta dirseklerinle çizersen, kalemi kullanmanın en doğru yolu budur… bilek mesefesi, dirsek mesafesi sana hem esneklik katar, hem aracına egemenlik… hem de kağıdın ile aranı açar… çizdiğine değil, gördüğüne yoğunlaşırsın… kocaman bir sır daha… çizmek kadar silmeyi bilmelisin… hatalı çizdiğini, fazla çizdiğini sil… zamanla kağıttan sildiğini gözünle silmeyi de öğreneceksin… gördüğünün doğasını çizerek değil silerek anlayabilirsin… bunu en iyi ışık yapar… gölgeler, aydınlatır… zamanla bunları da yapacağız… zamanla… zamanla…

bambaşka maniler girdi araya… derslerime başlayamadım… o biricik derste bir şey fark etmiştim, bir tek ona sadık kaldım… sanat ustadan öğrenilir… kendi başına yetenek yetersizdir… elini tutan olmaz, eline vuran olmaz ise… emeğin dehlizlerinde kör dolanırsın… bilgi, öğrendiğinin sandığının sınavına muhtaçtır… sen olmasan yaptığımı sandığımın “yaptığım” olduğunu kim bana söyleyecek…

ah USTAM, yanımda olsam… sana sorsam…

genel geçer görüş odur ki, sanatçı bize bir “yorum” sunar… doğrudur… ama sanat öncesinde bir kavrayıştır…kavramlaştırmadır… insan ile dışındaki arasındaki kavrayabilmenin uğraşıdır… o nedenle en koyu gerçekçilik yoldaşlarında bile olay tekrarlamak değil keşfetmektir…

niye mi resme başlamıştım... benden uzaklaşan beni, benden uzaklaşan insanı geri getirebilmek için…

kavramak ve kavradığımı kağıda dökebildiğimi görmek için…

Ustam… insan oranı, hareketi ve duruşu ile ne müthiş bir bilmece…

çözmem gerek, çözmek gerek…

çizmem gerek, çizmek gerek…