kolunuzun bittiği yerde minnacık bir başı, saçlarını avucunuzun içinde hissettinimiz mi ?

o başın sahibinin baldırlarınıza sımsıkı sarıdığında her tehlikeden korunuyor gibi güven duyduğunu hiç düşündünüz mü ?

düşünce bağrınıza bastınız mı, anne diye ağladığında içinize sokmaya uğraştınız mı ?

lüle lüle saçları traş olurken, hem gurur duyup hem de garip biçimde hüzünlendiniz mi ?

ehemmiyetsiz bir yarasından iz kaldığında, her gördüğünüzde ömür boyu içiniz paralandın mı ?

sorduğuna cevap veremediğinizde, istediğini alamadığında kendinize kahrettiniz mi ?

eğer hissetteydiniz... cihana kıyabilir ama ona kıyamazdınız... kıyamazsınız...

ondan ötürü insana, börte, böceğe de kıyamazsınız... eğer birazcık hissetseydiniz...

birazcık düşseydi o hisin sahiciliği içinize bir nebze...

her yaptığınızı bir başka türlü düşünürdünüz... biraz daha düşünürdünüz...

peki siz, hiç parçalanmış, yaralanmış insan bedenleri gördünüz mü ?

filmlerden seyrettiğinizi demiyorum, gerçek yaralar, gerçek parçalanmış uzuvlar...

gerçek ölüm... gerçek korku...

ölüm korkusundan patlayan öfkeyi...

kaçabilmek için ölümden ölümün üstüne koştunuz mu hiç...

herhangi bir şey uğruna değil...

insan olarak yaşayabileceğiniz en doğal, en has ve en sahici öfke, korku, kaçış, terkediş, tükeniş duygularınızın bir şeylerin uğruna harcanabileceği hiç aklınıza geldi mi ?

eğer geldiyse, birazcık... çok meseleyi çözmenin başka yolları olabileceğini de düşünürdünüz...

biraz daha düşünürdünüz... biraz daha...

oğullarımız bir yerlerde yetişti... ne önemi var yerin yurdun... ne önemi var kimin çocuğu olduklarının... ne önemi var...

ama oğullarımızı neyin uğruna harcadığımızın çok önemi var...

oğullarımızı neyin uğruna kurban ettiğimizin...

ve bu meselenin adının önemi yok...

önemli olan, meseleleri oğullarımızı kurban etmeden çözebilmek...

hangi mesele olsun, dünyanın neresinde olursa olsun...

ne için olursa olsun... çözmek, oğullarımızı kurban vermeden...

* * *

Kerem, oğlum... kısa süre sonra altı yaşına girecek... çok küçük daha...

öyle masum ki... ne kabahati biliyor, ne cezayı...

ama sevgiyi biliyor... korunmayı biliyor... sığınmayı tanıyor...

onu ürküten bir şey olursa sığınacak birileri arıyor...

ve ben saçının bir tek teline kurban olabilirim, hepiniz gibi...

ve bugün Babalar günü...

dün akşamdan beri vicdanım şu soruyla kanıyor...

Şemdinli'deki oğullarımız ölürken, biz babaları neden yoktuk yanlarında...

neden, alamadık ölüm korkularını içlerinden...

neden, attık oğullarımızı cehennemin ortasına...

neden?

sussun, kimse bana akıl dolu yalanlar söylemesin... biliyorum, bu martavalları ...

neyi nasıl çözüp, bitireceksek artık oğullarımızı kurban etmeden çözelim...

ödemesin oğullarımız, günahlarımızın bedelini masumiyetleriyle...

hiç unutmayalım, kaybederken oğullarımızı, kaybettiğimiz aslında bizi "insan" kılan korkulardır...

birileri adına, oğullarımız için korku ve endişe duymayı yitirdiğinizde, geriye CİNNET kalır...

Kerem, oğlum... henüz beş yaşında... tek derdi, koşup oynamak...

bırakalım öyle kalsın...bırakalım öyle masum...

bugün babalar günü, armağanlar veya hatırlanmak istemiyorum...

ben saçlarını koklayacağım oğlumu geri istiyorum...

geri istiyorum...

o kadarcık birşey...