Bir düşünsel oluşum süreci olarak, insanlığın kısa tarihine baktığımızda, bu oluşumun iki temel gereklilik içinde kurgulandığını görürüz. Bunlar bir “evren tasarımı’na” ve bir “yaşam taslağı’na” sahip olmaktır. Yerküre üstünde kendini yaşar buluveren insan, hemen içine girdiği ortamın olanak ve olanaksızlıkları ve ardından kendini tanımaya yönelir çarçabuk. Bu yaban ve ilkel insan için nasılsa , post-endüstriyel bilgi toplumu insanı için de öyledir ve değişmeyen bir durumdur. Neredeyse insanın yazgısal bir gerçeği’dir. Yeni doğan bir bebeğin çevresini yoklayan, tanımaya çalışan gözleri, hayatın iplerine bir an önce tutunmaya çalışan minicik parmakları gibi. Belki bu dirimsel ivme iledir ki, insanın epistelemojik birikiminin ilk soruları “kozmogonik” kavrayışı yani evrenin doğumunu, yaradılışı konu edinmiştir.

Ne şaşırtıcıdır ki; doğayı, nesneyi, yıldızları onlara kutsallık atfetme ölçüsünde didik didik eden insan gözlemi, bütün bu oluş içinde kendi varoluşunu en son konu etmiştir. Çok uzun bir zaman dilimi içinde insanın evren içinde kendine algılayışı, evrenin bir parçası olma kabulünün ötesinde değildir. Evrenin oluşumu esnasında kendiliğinden hasıl olmuş, kibirli olmayan, alçakgönüllü bir konumdur bu, egemen ve tahakküm eden bir söylemden çok uzaktır. Kullanmak, yararlanmaktan çok, anlamayı ve anlamlandırmayı öne alır. Herşey insanın dışında kurallara bağlanabilen değişmeyen bir düzenle sürmektedir. Çevresinde - kendi yaşamsal alanında - olup biten herşeyin düzenle işlemesi insan için kendi dışında bir iradenin olduğuna işarettir. Doğada şu veya bu biçimde bir nedensellik vardır, öyleyse bu nedenselliğe rıza gösterilmeli, uyumlu olunmalı ve dengenin bozulmasından doğacak gazabdan korunmalıdır. Her türlü anlama çabası da, mutluluğun ve canlılığın devamı için bu nedenselliği daha iyi öğrenmeye ve ortaya çıkarmaya yönelmelidir. Bu kopuş sayesinde, Tanrı yeryüzüne inmiş ve insana tanrıların gizlerini vermiştir (!). İşte “sanmak’tan” “bilme’ye” doğru bu yöneliş, kozmogoni’yi kozmoloji’ye yani bilime dönüştürmüştür. Kara korku yerini bitmeyen bir meraka, merak bilinirliğin sağladığı güvene ve güven yarına ilişkin ümite bırakmaya başlamıştır.

Bilmek, nedenselliğin kanıtlanması gereğini kendiliğinden içerir. Tersi durumda bilgi dengeyi tehdit eden bir vehm veya tevatür olup çıkar. Kanıtlanan her olgu ise doğru bazen de kolaya kaçarak gerçek olarak kabul görür. Gerçekliğin rivayetten kurtarılması ile kutsallığı da ortadan kalkar, insanın gerçeğe sahiplenmesi ve onu biçimlemesi olanağı doğar. Ortama karşı olanaklarını genişleten güven ve ümite kavuşmuş insanın, evreni kavrayışı da değişecektir.

Evrende nedenselliğin hakim olması, insanın varlığının da bir kaynağı olmasını düşündürür. İnsan kendini yoktan varedemediğine göre, bu neden insanın dışındadır, doğada gözlenemediğine göre doğanın üstündedir. Kaldı ki gözlenebilen doğanın, uzatırsak evrenin içinde birbiriyle ilişiklendirilebilen herşey sonunda bir ilk kuvve’ye veya neden-kaynağa dayanmaktadır. Bilginin gücüyle evrensel oluşun bütünsel algılanışı, insanı ancak bir “ilk neden’in” olabilirliği sonucuna vardırmıştır. Zihnin sınırları akıl yürütmeyle sonsuzlukta ancak bir noktaya kadar erişmekte, onun ötesinde bir bilinmezlik duvarı önümüze çıkmaktadır. Öyleyse ilk neden yaşanır dünyaya ait olmadığına göre tanrısaldır. Nedensellikten çıkarak akıl ile Tanrı’ya varılması ise, tanrısallığa atfedilen nitelikleri ve saf tapınmayı vaaz eden kutsallığı yeniden tanımlamayı gerektirir.

Herşeyin öncesinde ilk neden vardır, bu neden tekdir, eşsizdir ve herşey bu nedenden sudür ettiğine göre herşey aynı zamanda ilk nedenin bir parçasıdır, onunla birliktedir. Bu nedenledir ki, Tanrı birlik olarak tekdir. Görünür ve görünmeyen her varlığın kökeni, ilk nedeni barındıran Tanrı’dır. Evren öncesiz ve sonrasız varlıktan türemiştir. Ayrıca kaos içinde düzeni saklayan evren ve nedenselliği Tanrının mutlak akıl olduğunu gösterir. Doğada yalnız insan akıl sahibidir. Diğer varlıklardan farklı olarak bilme, değiştirme ve seçme ayrıcalıklarına sahiptir. Evrenin ayrıcalıklı ve yalnız varlığı olarak ölümlü insan aklı itibarıyla Tanrı’nın yeryüzündeki izidir. O halde yücelme akıl temeline oturmalı, Tanrı’ya dönük olmalı ve Tanrı’ya Tanrı’nın isimleri ile varmayı amaçlamalıdır.

Ölümlülüğün kavraması, insanı -toprağa- dünyevi olana mahkum eder. Ne yapılacaksa bu dünyada, kendi yaşamsal alanında yapılacaktır. Mutluluk ve devamlılığın yegane kaynağı toprağın üstündedir. O halde seçim, evrensel tasavvura koşut, onunla konuşan ve hatta örtüşen, bir yaşam taslağı üretmek olmalıdır. Bu durumda temel soru, evrensel tasarımın karşısına konabilecek çapda bir yaşam taslağı nasıl olmalıdır yönündedir. Kuşkusuz bu yaşam taslağı nedenselliğe dayanmalı, ilkesel bütünlükte kurulabilmeli ve yeniden üretilebilir olmalıdır. Hem evrensel bilgiyle hem de gerçekliğe aykırı olmamalı, her iki bağlamda da geçerliliğini korumalı ve mutlak biçimde insanda kendi tutsaklığını aşmayı, bir boyutta kutsallığa yakınlaşma sonucunu getirmelidir. Kutsala doğru yakınlaşma arzusunun nesnesi ise bedensel olarak fani olduğumuza göre, ruhdur. Gene bilinmektedir ki, ruh ve ruhun görüngüleri zaman akışı boyunca bir bekâ sunmaktadır. Zihnin ürünleri bedenin edimlerinden daha kalıcıdır. Yücelme isteğinin insanın zihinde belirmesi, aynı zamanda doğada başka canlı ve cansızlarda olmayan bir seçilmişliğin delilidir. Kendi varlığının ve ruhun sürekliliğinin bilincine varan insan, yalnızlığının, tekliğinin de farkına varmıştır. Evrense tasarımı modeli alan yaşam taslağına göre dünyanın kurulması esasında durağan olmayan, değişken ve karmaşık bir oluşa yön verme gayretidir. Bu gayrettir ki, ilerleme ve yücelme insanlığın yazgısının da haniyse belirleyici iki unsuruna dönüştürmüştür. İlerleme ve yücelme’yi bir değer yargısı olarak benimsemek ise belki de insanın en soylu girişimidir.

Yaşamsal taslağın hedefi Tanrı’ya yönelik olmaksa, sınırlı yaşamı boyunca insan kendini birliğe kavuşturacak eylemlere çaba harcanmalıdır. Tekamül konusu da, faaliyet alanı da insanın kendi varlığı ve yaşamından başka birşey olamaz. Tanrı’ya yönelikse bu yaşam mutlaka tanrısal gerçeklere göre yaşanmalıdır. Varlığın kökeni olduğu gibi yücelmenin yolu da tanrısaldır. Tanrı öncesiz ve sonrasız olduğuna göre canlı ve cansız her varlık yokolduğunda Tanrı’ya dönmektedir. Öte yandan varlıkların basit bir ögeden gelişerek karmaşık bütünlüklere dönüşmesi, maddenin bu sonsuz yolculuğu kuşku götürmez ki yücelerek yeniden doğuşu işaret eder. Tanrıyla buluşan bu oluşun en son halkası, evren içinde varlıkların bilinen en yüksek doruğunu ifade eden insandır. İnsani varoluşunun temel yasası kaçınılmaz biçimde “yücelme’dir.” Bedensel ölümlülüğün aksine, insandaki tanrısal cüz yani ruh bu nedenle ölümsüzdür ve amacı yücelerek ilk kaynağa dönmektir. İnsan Tanrı’ya doğru bu yücelişinin samimi ve ilahi gücünü bizzat kendi “vicdan”ı içinde Tanrı’nın evinde bulabilmektedir.

Dikkat edilirse böyle düşünmek Tanrı’nın varlığını kanıtlamayı amaçlamaz. Ortaya atılan tez yalnızca Tanrı’nın nedenselliğin ve varoluşun kaynağı olmasıdır. Ancak hernekadar Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya kalkışmamışsa da, Tanrı’nın ayırtedilen nitelikleri anlamaya ve açıklamaya çabalar. Kendi varoluşunun peşinden giderken Tanrı kavramına ulaşan bir düşünsel yolun bu tavrına hak vermek gerekir. Yapılan insan ile Tanrı arasında varlık sınırının çizilmesi, benzetme hoşgörülürse varlıklar alemi hakkında egemenliğin paylaşımıdır. Ve bu paylaşımın yaradan ile kul arasında görev ve yükümlülüklerin yeraldığı bir sözleşmeden daha öte bir anlamı içereceği de açıktır. Çünkü ötekinin sınırlarını bilirseniz kendi haddinizi de bilirsiniz. Öteki’nin varlığı Ben’in karşıtı olarak değil tanımlayıcısı -tamamlayıcısı- olarak zorunludur. Ancak beyaz siyah olmadan bilinmez demek de doğru değildir. Beyaz ancak beyazdan başka birşeyle olan farkı ile bilinebilir denmelidir. Beyaza beyaz demek sadece basit bir isimlendirme sorunudur. Yoksa siyahın beyaza zıt olmasından gelmez bu isim. Ne var ki, ışığın iki veçhesi olarak siyah ve beyaza aydınlığın ve karanlığın renkleri derseniz, bu akıl yürütme şu sonuca varır : karşıtlık özdeş birlikten doğar!...

Denebilir ki siyahdan beyaza iki izlekten geçilebilir. Ya bir renk olarak siyaha giderek daha çok beyaz katarak uzun bir grileşme ertesinde, beyaza yakın bir renk elde edilecek. Elde edilen renk belki görünüşde tatminkar bir beyaz olacak ama sonuç ne ölçüde iyi olursa olsun içine az yada çok nispette siyah bulunduracaktır. Ya da diğer izden gidelecek, karanlığın rengi siyah giderek daha çok ışık ile parlayarak sonunda saf bir aydınlığa -mutlak bir beyaza- dönüşecektir.

Bize göre kamil insan bu iki yoldan birini diğerine tercih etmez. Her iki yola da eşit değer verir ve özendirir. Çünkü asıl olan arınmadır ve saflaşmaya çabasıdır. Albert Pike’nin yorumladığı gibi : “Yaşamın en soylu amacı ve insanın en yüksek hedefi, maddi ve manevi herşeye egemenlik kazanabilmek için devamlı ve gayretle çalışmaktır. Ta ki, kendi içinde ve evrende gerçek dengeden uyum ve güzellik meydana gelsin.”

Burada duruyoruz. Ne demek istediğimizi, düşüncesine ve vicdanına amaçsal salt aklın veya kör itikatin ambargolarını koymamış herkese doğru anlatabilmiş olmayı umuyoruz.