Bir Temiz Toplum Önceliği: Temiz AKIL

 

Eliade bir yapıtında "kendini sadece tarihselliğin bir ürünü olarak algılayan modern insanın, yeniden doğuş geleneğine büyük ölçüde sırt çevirdiğini" belirtiyor. Modern insanın bu yadsımasını aslında salt akılcılığın, onun ürünü olan modernite'nin gerçeğin anlaşılıp kavranmasında içine düştüğü zafiyet ve çelişkileri örtbas etme gayretine bagliyor.

Öte yandan Bauldrillard ve Fukuyama gibi düşünürler 20. yüzyılın bitişini tarihsellik açısından bir son olarak nitelendiriyorlar. Bu kertede olmasa dahi, yaşamın tüm katmanlarında süregit bitişlere, tükenişlere, çöküşlere neden olan derin değişimler, kökten dönüşümlere bakılarak son asrın bir topyekûn krizle kapandığı konusunda ise hemen herkes hemfikir.

Kurumların, sınırların, inançların hatta eko-sistemlerin birbiri ardı sıra çözülüşüyle kendini temsil eden bu kapanış sahnesi, kendi isteğimizle katılmaya veya inkâr etmeye çabaladığımız uzun sürmüş bir cenaze törenini andırıyor.

Doğada ve kültürdeki kırılmaların günlük hayatimizi derinden etkilediğini, alışılagelmiş olduğumuz her şeyin ve en başta gerçeklik ve sahici olanla diyalogumuzun temelden sorguladığını biliyor; olup biteni ve geleceği bütünüyle çerçeveleyen bir vizyon ile değer ve kurallarıyla ahlaki bir disipline sahip olmadan ölümle baş etme, yaşama sarılma kabiliyetini giderek yitirdiğimizi sezinliyoruz.

Gerçekliğin giderek bizden uzaklaştığını görüp dehşete kapılıyoruz.

Keza görüyoruz ki, krizin artık geri döndürülmesi güç görünen tezahürlerinin billurlaştığı bu dönemde; insanın zaman ve mekândan kendini kurtararak evrensel ve mutlak gerçeklere varabilme melekeleri kurumaya yüz tutuyor. Böylesi topyekûn kriz dönemlerinde sadece her şeye yeniden başlayabilme umudu bize bir şeyler vadediyor.

Umudu, dünyevi olanla alabildiğine kirlenmiş bir ruhbaniyetin dayatmalarında arayanlarla, kayıtsızlığın nihilist iklimlerine göçenler dışında, kriz ortamı bizlere Hakikat ‘la çelişmeyen, sil baştan yaratılmış ve yeniden düzenlenmiş anlamlı bir yaşam tarzını dişletiyor.

Ümit ve düş arasında bir yerlerde ise eksiksiz ve kusursuz bir renovaito (yenilenme) için yeniden doğuş yöntemini, yani kendini arındırıp olgunlaştırarak yaşamı dönüştürebilme hikmetini elde etmeye çalışanlar yer alıyor. Diğerlerinin aksine bu kimseler için krizin en can alıcı meselesini, hem fiziksel hem de zihinsel olan kaos ortamını anlamaya çabalamak ve bu anlam bütünlüğü içinde Hakikate açılan bir geçit kapısını bulmak oluşturuyor.

Ne var ki bu arayış; ispat edilemez bireysel önermelere, kendisinkinden başka her doğruyu boğan bağnazlığa, gerçeği egemenliği altında ve tekelinde gören despotluğa, özgür sorgulamalara kapalı bir dogmatizme kolaylıkla dönüşme riskini taşıyan bir Hakikat'in ifşa etme gayretinden ziyade Hakikat'in aranmasında bireysel yeteneklerini yetkinleştirerek tüm insanlığın yararlanabileceği evrensel bir platform yaratma gayretine tekabül etmektedir.

Araştırma ve öğrenme yükümlülüğünden kaçınmayan ve olgulara dayanarak ilerlemeyi savunan liberal tutum, Hakikat'a dair önermeleri mesnetsiz değer yargılarının, kehanetci genellemelerin, yanlış bilgilenmeler sonucunda olgular hakkında kuşku götürür muğlak hükümler getiren tefsirlerin gölgesinden ve baskısından da kurtarmaya uğraşmaktadır.

Zaman içinde Hakikat'e yaklaşabileceği umuduyla bu yolda ilerlerken önüne göreceliğin ve belirsizliğin kurallarından kaynaklanan engeller çıkmakta, farklılıkları ve belirsizlikleri doğuran ve besleyen kaosdan çıkışın tek erdemli yolunu temiz bir akıl, dürüstlük ve hoşgörüyle hür düşünceye ve vicdana bağlanmakta bulmaktadır.

"Bir yolda ilerlemeye muktedir olan insandır, yoksa yol insani bir yere vardırmaz."diyor Eflatun. Böylece Hakikat'in aranmasında yukarıdaki Saiklerle yola düşenlerin açmazına da işaret ediyor. Yolda ilerleyebilme gücü hür düşünce ve vicdandan geçiriyor, ama sorunun özü düşüncenin ve vicdanin nasıl hür kılınacağında yatıyor.

Açıktır ki, bu noktada herkesin kendi düşüncesince ve vicdani kanaatine göre Hakikat hakkında görüşler öne sürebileceğini söylemek mümkündür. Bu görüş belki belli ölçüde bir fikri serbesti durumunu ifade eder ama düşüncenin ve vicdanin hürriyetini göstermez...

Zira düşünceler ve kanaatler serbestçe dile getirilse dahi; şayet düşünceler eksik, saptırılmış, gizlenmiş, sınırlanmış, yönlendirilmiş ve hatta dayatılmış bilgiler ile gözlemlere dayanıyor; vicdanlar akil ile hikmetin süzgecinden geçmemiş, basiret, adalet ve tarafsızlık ilkelerine aykırı temelsiz sosyal, ahlaki, dini veya politik referanslara adreslemiyorsa o vakit hür düşünceden söz etmek olanaksızlaşır...

Keza düşünce veya yargıların hür olamayabileceği ama bunun onların doğru olmadığı anlamına gelmeyeceği de iddia edilebilinir. Doğrular elimizin altında bizlerin örtüsünü kaldırmamızı bekleyen cevherler değildir, kendimizin oluşturduğu ve anlam yüklediği gerçeklik parçalarıdır.

Zamana ve mekâna bağlı olarak değişmelerinin ötesinde, gerçekliğe atfedilen anlam iç görü ve zihinsel yetkinliği ve derinliği, analitik irdeleme gücü ahlaki tercihleri ne olursa olsun en nihayetinde gerçekliğe bakan kişinin zihniyetiyle sarmalanmış ve kısıtlanmış olacaktır.

Gerçekliği "anlama" her zaman bir soyutlama ve basitleştirmeyi kendiliğinden içerir.

İnsan zihninin mecbur olduğu bu çalışma biçimi, mantığın tekdüze sınırlılığını aşan bir iç görüyü kazanabildiği ölçüde kendine göre bir derinlik kazanmaktadır. Derinliğe ulaşmak için soru sormaktan bıkmayan, yeni fikir ve gözlemleri eskileriyle bütünleştirerek çeşitlenen zihinsel soyutlamalarımız bu sayede kendi dışında bir anlam arayışıyla birleşmektedir.

Nesnel ve tinsel dünyaya ait soyutlamalarımız tüm zamanlara ve zaman ötesine taşıyan normatif önermeler ile genellemeler içeren zihniyet ufkumuz, bize olması gereken düzenleri ve dolayısıyla daha temelde olması gereken düşünce biçimlerini ve giderek doğruları işaret etmektedir. İşte burada yanılgıya düşülmektedir..

Varlığın bekaası için kendi dışında olana madden ve manen uyum durumunda olan insan için zihniyet, bu açıdan bakıldığında görecelik ve belirsizlikten korunacak güvenli bir sığınağı ama kaçamayacağı yazgıcıl bir mecburiyeti temsil etmektedir. Su kabına göre biçim almaktadır. Bu biçimlenme ne ölçüde sanı olmaya meylederse o nispette Hakikat'tan uzaklaşmaktadır.

Zan (sani) ise hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.! (Necm Suresi 53/28.ayet)

Zihniyet atmosferinden mutlak bir kaçış mümkün olmadığına göre irdelenmesi gereken, Hakikat'e bakışımızı tayin eden zihniyetimizin nasıl temellendiği, ne sonuçlar yarattığı, bizim onların ne kadar farkında olduğumuz ve en önemlisi bizim seçimimizin hangisi ve niçin olduğudur.

Zihniyete dayalı bilinçli tercih konusu, insanoğlunun bir ahlaki meselesidir.

Çünkü tercihlerimizin sonuçları bize hem ahlaki sorumluluk yüklemekte hem de tercihlerimizin isabeti - yani gürültüden ve kirlilikten arınarak Hakikat'a yaklaşma kabiliyeti - düşünce ve vicdan hürriyetinin özgül koşullarını tesis ve idame edilmesinde üstümüze düsen görevleri tanımlamaktadır.

O görevler ki, hem benimsenmesi gereken bir ilkeler ve normlar bütünlüğü, hem olup biteni, dünyayı ve tarihi anlamaya çalışan bir bakış ve hal tarzı hem de siyaseten uygulamaya yönelik davalar manzumesi olarak karsımıza çıkmaktadır.

Kişinin değeri bu görevlere göre sınanmaktadır. Uygarlığın barbarlığa karşı davasında; fikir hürriyeti davasında; eğitim davasında ve cehalete karşı bitmeyen mücadelede kendi vicdaninin önüne geldiğinde kişisel istekleriyle ile Hakikat'in önündeki engellerin kaldırılması arasında adaletle yapacağı tercihler onun farkını ortaya koyacaktır ama "İNSAN" sıfatı kazandıracak mıdır, iste sorun buradadır...

Hakikat'e yaklaşmak ve insan zekâsını hürriyete kavuşturmak için kendi zihniyetimizin siniri içinde ortaya koyacağımız tercihin temelleri, yarattığı sonuçlar ve farkındalığımız bu bakımından sorgulanmak durumundadır. Zira tercihin kalitesi tercih edenin vasıflarına doğrudan bağlıdır. Diğer bir deyişle, su kabına göre biçimlenecek ama kap suyu bulandırmayacaktır!

Sözlerimin başında erdemle arındırılmış temiz bir kalple, Hakikat'in karşısında aydınca bir dürüstlük ve tarafsızlık ile, ilahi kuşkunun ta kendisi olan hoşgörüyle hür düşünce ve vicdana bağlanmaktan söz ederken vurgulanmak istenen görüş budur.

Dürüstlük ve tarafsızlık ile hoşgörü; kuşku yok ki bencillik, pesin hükümlülük, kayıtsızlık, hırs, korku, bağnazlık ve cehaletle kirlenmiş akıllarda kolay kolay barınamayacaktır.

Kendi zihniyetinin esaretinde kalmış, herkesten önce ben diyen, her vicdani kanaatinde kendine yontan bir kalpten Hakikat'e dair doğru, açık yürekli ve tutarlı bir katkı beklemek mümkün müdür ?

Adaletin tecellisinde bu kalbe güvenilebilir mi?

Vicdanin kökeni ve mesnetti olan bu kalbin hür düşüncesinden söz edilebilir mi ?

Hakikat'i anmak hususunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! (Zümer Suresi 39/22.ayet)

Görevlerimizi  ilham ettirecek faziletlerinin başına "AKIL TEMIZLİĞİ"ni koymak, bunda ötürüdür ki saylan noktalar itibarıyla bizlere çok sağlam bir çıkış noktası sunmaktadır.

Sözü Kuran'a bırakırsak "(Sana karşı çıkanlar) hiç yeryüzünde dolaşmadılar mi? Zira dolaşsalardı elbette düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur."(Hacc Suresi 22/46.ayet)

İnsan kendi ihtiraslarına karşı dayanıklı olmazsa gerçekten gözler görse dahi kalpler kör olur.

Bunun için "kuvvetli" olmaya değil "kudretli" olmaya ihtiyaç vardir.

İnsan bu kudreti hem kendi ihtiraslarını yenmek ve hem de ölçülü olmakta bulacaktır. Ölçülü olmanın Hakikat'e uygunluktan başkaca selameti olmadığı gibi, Hakikat'e uygunluktan ise ancak zekâ ve vicdanin safiyeti ve hürriyeti mevcut ise söz edilecektir.

Albert Pike "Hayata dair görevler hayattan daha fazladır." diyor ve eski bir Roma atasözüne atif yapiyor: " Necesse est ut eam; non ut vivam" Bana ihtiyaç vardı geldim, ama işin sonunda hayatta kalmam gerekmiyor.!

Dünya ve insanlık bizleri; ellerimizin temizliğine -yani hakkımızda suça katıldığımıza dair bir kuşku olmadığına bakarak- zekâyı bağnazlığın, dogmatizmin, despotluğun ve cehaletin esaretinden kurtarmak görevine çağırırken bizden bu cesaret ve fedakârlığı beklemektedir.

Ama hala bizim vicdanımıza giremediği,  AKLIMIZIN TEMİZLİĞİNE güvenemediği için de susmaktadır.

O halde sormak gerekir? Aklımız temiz mi ? Ya kalplerimiz.